90'larda çocuk olmak

Benim için 90'larda çocuk olmak her sabah erken uyanıp televizyonda Şeker Kız Candy'i izlemek.

(0) (0)
finitura 27.03.2020 11:32

İbrahim Tatlıses'in Hülya Avşar'a Stockholm sendromu yaşatması!

Aynı zamanda yönetmenliğini de yaptığı 1985 yapımı Mavi Mavi, filminde servis ve minibüs şöfürü rolündeki İbrahim Tatlıses'in servis çektiği zengin kızlarından birinin ablasını canlandıran Hülya Avşar'ı şımarıklığı ve kendisini hor görmesinden dolayı kaçırıp rehin alması ve bu süreçte rehin hayatı sonunda ibrahim tatlıses'e kara sevdayla bağlananması durumudur.

Filmin sonunda Hülya Avşar Stockholm sendromuna yakalansa da İbrahim Tatlıses (aşağıdaki sahnede olduğu gibi) sırf ders vermek ve öc almak için annesinin bulduğu başka biriyle evlenmiştir.

Konuyu tam anlamak adına not: Rehinelerin, kendilerini esir alanların duygularını anlama noktasına gelmeleri ve kendisini rehin alan kişilerle geçirdikleri sürenin sonunda onlara yardımcı olmaya başlaması ve nihai olarak da onlarla özdeşim kurmalarına Stockholm Sendromu denmektedir. 

(0) (0)
vinnieweckl 02.03.2020 16:52

(0) (0)
dermisim 01.03.2020 20:52

Evlilik programında erkeğin ayak numarasına göre şeyini hesaplayan teyze (+18)

Star Tv'de yayınlanmış olan İzdivaç porgramına katılan teyzenin ayak sevdasıdır.

Bir zamanlar Star Tv'de Zuhal Topal'ın sunuculuğunu yaptığı izdivaç programına katılan bir teyzenin talibi olan amcaya ısrarla ayak numaran kaç diye sormasına bir türlü akıl verememiştik akıllara türlü türlü şey gelmesine neden olmuştu. 

Efsane teyzemizi hatırlayalım;

Çarşıda pazarda görsek abla yada teyze diyeceğimiz hürmet göstereceğimiz bir kadının tv'de bunları düşünmesi ve söylemesi ne kadar acı.

Adamcağızın yüzü kızardı ama kadında zerre utanma yok.Çağdaşlık bize ters tepiyor sanırım. Yazık!

(0) (0)
xeidy 27.02.2020 16:55

Atakan’dan çok önce 90’larda Reha Muhtar'ın parlattığı ‘Dahi Çocuk’ Selim Can

Felsefeci çocuk Atakan’ı görünce benim gibi pek çok kişinin aklına ilk gelen ve 90’larda Show TV Müdürü Reha Muhtar'ın adlı aynı kanaldaki Ateş Hattı programında parlatmaya çalıştığı daha doğrusu çocukluğunu çalmaya çalıştığı ‘dahi çocuk’ Selim Can'dır kendisi.

Dahası SelimCan da o dönem tıpkı atakan gibi felsefeden, sanata, sağlıktan politikaya her konuda ahkam kesmiş bununla da yetinmeyip tıpkı Atakan gibi geleceğin cunhurbaşkanı olmak isteğini söylemiş. Programa katılan Beyazıt Öztürk de o yılların tecrübesizliğiyle Reha Muhtar'la bir olup vermişler gazı :)

Selim Can çok şükür bugünki gibi sosyal medya vb. olmadığı için o dönem sadece Reha Muhtarın programına katılıp 15 dakikalıp şöhretin tadına bakıp köşesine mahallesine evine anne kuçağına sığınmış rehabilite olmuş ve şu an gazeteci olarak hayatını sürdüren aklı başında normal bir insan.

Atakan konusunda görüşünü almak için arayan soran tanıdıklarına da sosyal medtadan şöyle bir yanıt vermiş.

(0) (0)
paasche74 21.02.2020 12:45

Nostalji dizilerden beyin yakan sahneler

90'lı yılların dizilerindeki beyin yakan ve akılda kalıcı olan sahnelerden alıntılardır.

1998 - 2001 yılları arasında Kanal D'de yayınlanan Ruhsar, komediydi komedi olmasına ama içinde derin bir dram barındırıyormuş aslında. Komediler trajedilerden doğar sözünün temiz bir örneğiydi diyebiliriz.

Mazhar yakın zamanda hayatının aşkını, kendi tabiriyle ruhunu kaybedince deli divane olmuştu, ama bir şekilde kapitalist dünyada varlığını sürdürebilmesi için kendisini hayata adapte etmeye çalışmıştır. Ve ipleri bırakmaz. Ancak bu esnada farklı yöntemler geliştirmiş ve karısını hem zihninde hem de kendi gerçekliğinde yaşatmaya gayret etmiştir.

Benim gibi 90'lar  çocuklarını ekranlarının başına kilitleyen Ruhsar dizisinde akılda kalıcı olup unutamadağınız sahneler illaki vardır.

Benim unutamadığım ve beynimi yakan sahne Mazhar ve Ruhsasın öpüşürken şimşek çakıp güçlerin mahzara geçmesiydi.

Severek izlediğim bir başka dizi ise Çılgın Bediş'ti.

Karikatürist Özden Öğrük'ün 1976'dan itibaren Gırgır dergisinde çizmiş olduğu Çılgın Bediş karakterinin maceralarını ve başından geçen olayları temel alarak çekilmiş, dizi olarak hayatımıza girmişti.

1996 yılından 1999 yılına kadar Kanal D'de, 2001 yılında ise Show TV  kanallarında gösterilmişti.

Pazartesi akşamları yayınlanan dizi, günümüze dek verilen tekrar yayınlarında da ciddi bir reyting almıştı.Başrollerini Yonca Evcimik, Çiçek Dilligil ve Cenk Torun'un paylaştığı dizide, olaylar bir lise arkadaş grubu arasında geçmekteydi.

O dizide unutamadığıım sahne ise banunun süt banyosu. Babası market sahibi olan Banu'nun küvet içindeki süt banyosu keyfine hep özenmiştim.

Ve son olarak akıllara kazınan en az jenerik müziği kadar diziyle bütünleşerek aklımıza kazınan şarkı; Coco Jamboo

(0) (0)
hickimse34 19.02.2020 17:51

Mustafa Sandal'ın nostalji şarkısı ve hafızlardan silinmeyen dansı

Mustafa Sandal'ın nostaljiden kalan ama eskimeyen şarkısının klibindeki ilginç figürlü dansıdır.

Türk pop müziğinin efsane isimlerinden Mustafa Sandal, 'Aya Benzer' 'Araba' gibi şarkılarıyla büyük bir başarı yakalayarak müzik dünyasına hızlı bir giriş yapmıştı.

1998 yılında Detay adlı çalışmasıyla müzik piyasasın sarsan Mustafa Sandal bu albümle de önemli bir ticari başarı yakalamıştı ve "Aya Benzer" isimli parçasıyla listelerde 1 numaraya oturmuştu.

"Araba" ve "Aya Benzer" parçalarıyla yurt dışında da tanınırlığını arttırmıştı.

"Aya Benzer" Üzerinden yıllar geçse de hala bir çok insanın açıp dinlediği ve hatta danısını da yaptığı şarkıdır. 

Benim de her gün kesinlikle dinlediğim bir şarkıdır. Genelde moralim bozukken açıp danısına da eşlik ediyorum ve dert tasa kalmıyor, moraller otomatik olarak tavan yapıyor.

Üzüntüden kararan yüreğiniz o şarkı ile beraber ay gibi parlıyor.

(0) (0)
yiring 19.02.2020 12:34

Sabahları çizgi film izlemek

Özellikle 80li ve 90lı yıllarda çocukluğu geçen ben ve benim gibilerin hala büyük bir özlenmle yapmak istediği ve çoluk çocuğu okula göndermeden önce çaktırmadan tv'den çizgi film kanalı açarak gidermeye çalıştığı gizli özlemdir.

(1) (0)
tangoo 18.02.2020 13:51

Küçük Emrah'ın ilk amatör kasetinde tiz sesiyle okuduğu şarkı: Ben Yetim

80 ve 90lı yıllarda Türkiye'de fırtınalar estiren ve bir dönemin küçük şarkıcı füryasının da atası sayılan bugünün cimre Emrah'ı o dönemin Küçük Emrah'ının 1991'de TRT'de  Cenk Koray'ın kendisiyle yaptığı bir röportajı sırasında hayatını anlattığı bölümde TRT'nin bulup yayınladığı bant kaydıdır.

Henüz 11-12 yaşlarındayken küçük bir odada kayıt yapılıp doğu illerinde satışa çıkarılan kasetteki Emrahın sesi gerçekten çok tiz fakat çok içliymiş.

İşte minik Emrahım sesisyle Ben Yetim:

Bu da röportajın tamamında Emrah'ım keşfedilmesi ve sonrasında yaşadıkları:

(0) (0)
EmrysWasHere 14.02.2020 14:37

Paran varsa dünya sana aşık - züğürtlere yakışır tahta kaşık!

Magazin dünyasındaki birliktelikleri falan duyduğumda ilk aklıma gelen rahmetli Sadri Alışık'ın efsane repliğidir.

"Ne demiş james bond: Para varsa dünya sana aşık - züğürtlere yakışır tahta kaşık. yes orrayt"

(0) (0)
osti 12.02.2020 11:43

TV kumandasını poşet ambalajıyla kullanan insan

Malına canı gibi bakan kişidir. Bir nesil televizyon kumandalarını böyle naylona sarıp kullandı. Tüketim çılgınlığı yoktu bugünkü boyutlarda. Eşyanın önemi vardı. Bir kere alındı mı kıymeti bilinirdi, korunurdu. Ayrıca naylon sayesinde hem sıvı şeylerin kumandaya kaçması önlenirdi hem de üzerindeki yazıların sayıların silinmesi. Evin en değerli eşyalarından biriydi tabii televizyon. Üzerine de dantel örtülürdü (Bkz) 

(0) (0)
actor33 31.01.2020 16:39

Barış Manço ve Cem Karaca'nın 'Uzun ince bir yoldayım' performansı

Türk müziğinin iki dev isminin 'Doludizgin' isimli programda bir araya gelerek söylediği 'Uzun ince bir yoldayım' performansı cidden harika.

İkisinde de hem tavır hem de yaş olarak olgunluk var. Şarkı zaten şahane. Bir de üstüne bu büyük ustalar yorumlayınca işin nirvanası olmuş.

O zamanlar şimdiki gibi egolar yok tabi. Türk müziğinin iki devi aynı sahneyi paylaşıyor. İşin diğer bir güzel tarafı ise Cahit Berkay da orda. E daha ne olsun...

(0) (0)
orochi18 28.01.2020 10:54

90’larda çocuk olanlar için pazar sabahlarının anlamı

Nette gezinirken nostaljitv diye bir adreste içime dokunan çok güzel bir yazıya denk geldim aşağıda aynen bilginize sunmak istiyorum. okuyunca eminim siz de bendeki gibi değişik duygular arasında gidip geleceksiniz.

90’lar çocuğunun pazar günü öyle pek de sıkıcı başlamazdı. Hafta içi okul varken bir türlü uyanmayan çocuk Allah’ın emri olarak pazar sabahı ev ahalisinden saatler önce ayağa dikilir, Star 1’in yayınladığı bilumum çizgi film ile haşır neşir olurdu. Voltron’du, Ninja Kaplumbağalar‘dı, Transformers’tı, Looney Tunes’du derken envai çeşit kanalda izlenebildiği kadar çizgi film izlenirdi büyükler kalkmadan.Yattığımız yerden, hava serinse ve odamızda televizyon bulunacak kadar şanslıysak yatağımızdan çıkmadan yorganın altından biri bitip diğeri başlayan çizgi filmler karşısında yeni televizyon kanallarımıza teslim olurduk saatlerce. Ne de olsa annelerimizden sık sık duyduğumuz “Ayol eskiden bir tane kanal vardı, ne yayınlarsa o izlenirdi” evresini geride bırakmıştık çok şükür.

Saat ilerledikçe ev ahalisi uyanmaya başlardı, zaten televizyondaki programların da türü değişmeye başlardı ufaktan. Mutfaktan kahvaltı hazırlanma, banyodan da yüzünü yıkayan insan sesleri gelmesi, çizgi filmlerimizle baş başa kaldığımız, televizyonun tartışmasız kralı olduğumuz saatlerin bitmesi anlamına gelirdi.

Ne varsa Barış Manço’da vardı…

Artık çay demlenmeye, kahvaltı masası dolmaya başlardı, varsa anneanne, babaanne, kardeş oturma odasına doluşurdu yavaştan, kahvaltı saati gelmiş demekti. Pazar kahvaltılarının televizyondaki en büyük arkadaşı ise Barış Manço ile 7’den 77’ye idi şüphesiz. Akşam daha uzakken, kahvaltı sonrası çaylar içilirken Barış Manço bizlere hangi çocuğun ileride ne olacağını, hangi Afrikalı’nın burnuna ne taktığını anlatır, bizler de ailecek hayran hayran izlerdik.

7’den 77’ye biterken kahvalı faslı da kapanırdı. Millet işine döner, temizlik yapılacaksa yapılırdı ki bu genelde bizim odamıza kapanmamız anlamına gelirdi (“toz almak” lafını duyduğunda irite olmayanımız var mı içimizde?). Misafirliğe gidilmeyecekse kahvaltı sonrası boşlukta ya sokağa çıkılır, belki biraz Barbie’ydi, Atari’ydi, Lego‘ydu oyuncaklara şefkat gösterilir, aile baskısına daha fazla karşı konulamazsa oturulur ödev yapılırdı.

Pazar akşamlarının tek neşesi Bob Amca…

Ardından televizyonda yeni bir kuşak başlardı, anne babalar için biraz daha keyifli olsa da bizler için kaçınılmaz pazar akşamı kasvetinin başlangıcıydı bu. Görevimiz Tehlike veya Kara Şimşek gibi diziler derdimize derman olmazdı, zaten ev ahalisi Pazar 90 (veya yılına göre Pazar 91, 92 vb…) izlemek isterdi. Bu kuşakta bizim için televizyondaki en iyi şey kabarık saçlı ressamımız Bob Ross’un Resim Sevinci adlı programı ve bir çocuğa muazzam gelen resimleriydi. Yarım saatlik bu kış güneşinin ardından pazar sıkıntısı daha güçlü bir şekilde geri dönerdi: akşam yaklaşmıştı, ödevler yapılmamıştı, ertesi gün okul vardı ve daha banyo yapılacaktı…

O lanet pazar akşamı banyosundan kaçış yoktu dostlar. Öğrenilmiş çaresizlik ve şartlı refleks hallerinin tek vücutta birleşmiş muazzam bir örneği olarak pazar banyosu ve Bizimkiler ikilisinden birinin adını duymak afakanlar basması için yeterliydi, biliyorduk ki haftanın en sıkıcı anı gelmişti, biliyorduk ki banyo yapılacak ve bu akşamın sıkıcılığı evde izlenen Bizimkiler ile katmerlenecekti ve yapacak hiçbir şey yoktu, kadere karşı çıkmayı denemek bile yersizdi.

Dünyanın en sıkıcı banyosuna ve her bölümde neredeyse aynı olayların yaşandığı kısır Bizimkiler’e katlanabilen çocuklardan yeterince şanslı olan bazılarını bir ödül beklerdi ebeveynlerinden: Parliament Pazar Gecesi Sineması kuşağı. Genellikle 80’lerin ilk yarısında doğmuş, 90’larda biraz daha geç yatabilen şanslı çocuklar Star TV’nin bu özel kuşağı sayesinde sinema keyfiyle tanışmış, emekleyen televizyonculuk döneminde TV’de gayet güzel filmler izleyebilmişlerdi…

Ancak birçok 90’lar çocuğu için bu jenerik bir “yat borusu” anlamına geliyordu… Bazen bizim için, bazen de annelerimiz için. Bu sesi duyan anne birden çocuğun yatıp yatmadığını kontrol etme ihtiyacı hissediyor, karşılaştığı sonuçtan hoşlanmazsa vahşileşip bizleri yatağa kadar kovalıyordu. Kaderimize direnirsek böyle, direnmezsek daha barışçıl bir şekilde sonlanıyordu pazar günü, biz de ertesi gün küçük beyinlerimizde minimal pazartesi sendromları yaşayacak olmamıza rağmen haftanın belki de en az sevilen gününden kurtulmuş oluyorduk…

(bkz:link)

(0) (0)
felistigris 21.01.2020 17:18

Ayrılsak da beraberiz'deki Laptop Recai karakteri

Ayrılsak da beraberiz adlı bir dizi vardı zamanında. Döneminin aile dizilerinden denilebilir. Dizilerin 45 dakika olduğu uzak geçmişten bahsediyorum... Ordaki Laptop Recai gerçekten çok orijinal bir karakter olarak ekranlarda boy gösterdi. Daima elinde laptopuyla gezerdi. Takoz gibi bir şeydi o zamanki laptoplar tabi ki. Adam resmen sette kas yapmıştır ağır laptopla.

Vj Bülent'in sergilemiş olduğu oyunculuk hakikaten karaktere canlılık veriyordu.

İşin komik taraflarından biri de, bu Laptop Recai bir mafya babasının sağ koluydu. O kişi de Dijital Binali'ydi. Recai'ye her kızdığında "Bana stand-up yapma Laptop Recai" derdi. Elinde laptop, kaşlar alınmış, jöleli bir sağ kol düşünün. İşte o Laptop Recai'ydi.

Çok nevi şahsına münhasır karakterler çıkarmış Türk dizileri. O zamanları özlemiyorum desem yalan olur.

(0) (0)
windy_emre 10.01.2020 15:10

Ninja Kaplumbağalar'ın April O'neil'ı

90'ların başında filmi fırtına gibi esen ve türkiyenin ilk özel televizyonu interstar'da da çizgi filmi yayınlanan ninja turtles'daki çocukluk aşkımız, gazeteci hatun, sarışın spiker hanımefendidir kendisi.

(0) (0)
msg 06.01.2020 12:27

Karasal antenle televizyon izlemek

Bundan 15 yıl öncesine kadar çok revaçta olan bir durumdu karasal antenle televizyon izlemek. Artık pek denk gelmiyorum ama belki de hala bu şekilde televizyon izleyen vardır. Muhtemelen onlar da kırsal bölgelerde yaşamını sürdüren insanlardır.

Gerçekten bu antenlerle televizyon izlemesi çok zordu. Çatıya çıkıp ayarlaman gerekirdi. Ve bu kutsal görev tabiki de babalarımıza düşerdi. Çatıya itinayla çıkılır, ayarlama yapılır ve aşağı seslenilirdi. Bizler de camdan çekip çekmediğini kontrol eder, babamıza bilgi verirdik.

Bu durum uyduya geçene kadar devam etti. Uyduya geçtikten sonraki rahatlığı anlatmaya bile gerek yok elbette. Tamam bazen yine yağmurda karda çekmediği oluyor ama karasal antenle bir tutulamaz.

Uyduya geçtikten sonraki en büyük fark ise görüntü kalitesinde oldu elbette. Fakat biz bu farkı uyduya geçene kadar bilmediğimiz için bize o karasal antenin vermiş olduğu görüntü ayna gibi gelirdi. Meğersem çamurdan biraz daha kaliteliymiş... Çok zor dönemlerdi. İyiki teknolojiye ayak uydurduk ve iğrenç zahmetten kurtulduk.

Şimdi normal uyduyu geçtim, D-smart'ı ayrı, Digitürk'ü ayrı, Tivibu'su ayrı... Şimdiki çocuklar da doğal olarak çok şanslı.

(0) (0)
umitunal 27.12.2019 12:22

Çizgi filmlerin eski tadı vermemesi

Çizgi filmlerin eski tadı vermemesi durumu bir bana mı oluyor bilmiyorum ama yetişkin bir insan olmama rağmen hala Tom ve Jerry görsem izlerim. Ama şimdiki çizgi filmlere bakınca eski samimiyet yok gibi. Animasyon ağırlıklı olmaları da ayrıca negatif bir durum bana göre. Bir yerde denk gelsem falan bu çocuklar ne izliyor böyle diyorum kendi kendime. Ve o kadar fazla çeşitlilik var ki, beğenmesi de zorlaşıyor böylelikle. Eski zamanlara özlemimiz yüksek diye mi böyle hissediyorum bilmiyorum ama bence kalite eskisi kadar iyi değil. Evet oturup çizgi film izleyecek değilim tabi ki ama eskileri de özlüyor insan...

(0) (0)
frekans41 01.08.2019 14:48

Televizyonun üzerine dantel koymak

Televizyonun üstündeki dantel Türkiye'de 20 yaş üstü neredeyse herkesin hafızasında yer etmiş muhteşem bir doğa olayıdır. Ve gariptir ki bu doğa olayı yıllar sürdü. Allahtan lcd televizyonlar, plazmalar falan çıktı da bu garip adetten kurtulduk. Herhalde bu dantel koyma işinin sebebi Türk insanının her bulduğu şeyi bir sunum havasına sokmaktan kaynaklı. Aynı şey yatak odasındaki yatağa örtülen örtüde de görülürdü çünkü. Abartılı bi' nevresim takımı ya da örtü falan. Ama bu işin televizyonun üzerine dantel örtecek kadar ilerlemesi de ne bileyim biraz fazla abartmışız sanırım...

Dantelle televizyon izlemesi de biraz ilginçtir. Ya o dantel oradan hiç alınmazdı ya da üste doğru kıvrılır ve öyle izlenirdi. Arada da ucundan aşağı doğru yavaşça kıvrılır ve tekrar ekrana düşerdi. Yerimizden kalkıp geri kaldırırdık ya da televizyonun üstündeki saat veya süs eşyası tarzı bir şeyin altına sıkıştırırdık. Televizyonun üstüne saat falan anlarım da süs eşyası neden? O da bir soru işareti.

Sözün özü saçma da olsa, çocukluğu ve gençliği hatırlatan ilginç ama eskilere götüren, vay be dedirten bir olaydır bu. Şimdilerde yapmadığımız iyi oluyor fakat olsa da kimse hayır demezdi sanırım.

(0) (0)
redbull26 19.06.2019 15:22

90'larda kumandayı jelatinle kaplamak

Eskiden, yani bu zamana dilimine doksanlar demek daha doğru olur, kumandayı jelatinle sarıp sarmalardık ve öyle kullanırdık. Yeni nesile muhtemelen çok saçma ve anlamsız gelecektir fakat bunu uzun yıllar boyu yaptık. Bu durumla yarışabilecek bir durum daha var ki o da, yeni alınan arabanın koltuklarının muşambasını çıkarmamak olur...

Kumandadaki o jelatin eriyene kadar, artık o tuşların elinizle hissedildiği ana kadar kullanılırdı. Kullanılırdı dediysem de çıkarılıp jelatinsiz kullanılmaya başlanmazdı, yeni jelatiniyle değiştirilir ve tertemiz kullanılmaya devam ederdi.

Türk halkındaki bu gariplik diğer milletlerde de var mıdır bilinmez ama nedeninin eskiden elektronik aletlerin çok pahalı olmasına ve kırılınca bu kadar rahat ulaşılamamasına bağlıyorum. Nitekim o zaman garip gelen ama şimdi anımsayınca gayet saçma ve komik olduğunu anladığımız saçma bir durumdur bu.

(0) (0)
erdo52 18.06.2019 13:29

Superman Sovyet Rusya'nın olsaydı: Superman Red Son

Superman, eğer Sovyet Rusya'nın bir kahramanı olsaydı nasıl olurdu? Bu soruyu Superman'in yaratıcısı olarak bilinen DC comics de kendisine sormuş olacak ki, zaten böyle bir çizgi romanı 2003 senesinde 3 sayılık bir mini seri olarak yayınlamışlar. Ukrayna’da bulunan bir kolektik çiftlikte yetişen ve 12 yaşından sonra Sovyet hükümeti tarafından yakın markaja alınan Superman, tüm dünyanın eşitliğini savunan bir güç haline geliyor. (bkz. link)

Gerçekten çok ilgi çekici bir seri olmuş. Çizgi romandaki bütün karakterlerin aynısı ve daha fazlası da bulunuyor bu 3 sayılık seride. Okumak isterdim doğrusu. Dc Comics evreni hep ilgimi çekmiştir. 

Bu mini seri sayesinde akla başka sorular da geliyor. Ya Batman de Sovyet Rusya'da doğsaydı? Bu tarz mini serilerin devam etmesi çok hoş olurdu...

(0) (0)
EkpeUdoh 10.06.2019 14:58